Whiplash
Churchill
ülkesinin II. Dünya Savaşı’na girdiğini açıkladığı konuşmasında İngiliz halkına
şu sözlerle seslenmişti:
“Size sadece kan, zahmet,
gözyaşı ve ter vaat ediyorum” sözler söylendi, silahlar çekildi ve kanlar
döküldü. Tarihler dönemlere aldırış etmeden akışına devam etti ve bizleri
bugüne getirdi. Bu hafta üzerine kalem oynatacağım film ‘Whiplash’ ise bize
kan, zahmet ve gözyaşının yanında içerdiği kaliteli müzik, sağlam sinema
diliyle dört başı mamur bir seyirlik vaat ediyor.
Genç yönetmen Damien
Chazelle’in, ikinci uzun metraj filmi Whiplash. Damien Chazelle, ilk başta bu
filmi çekmek için gereken yeterli parayı bulamamış. Bu yüzden ilk olarak kısa
bir film çekerek 2013 yılında Sundance Film Festivali’ne başvurmuş. Festival’de
Kısa Film Jüri Özel Ödülü’nü kazanan filmin ardından, uzun metrajlı bir film
için de sponsor bulunmuş. Uzun metrajlı film sadece 19 günde çekilirken,
Sundance’e gönderilen kısa film ise 10 haftada çekilip, editlenip, Sundance’e
gönderilmiş. Böylece Miles Teller ve J.K.Simmons’ın başrolleri üstlendiği film
uzun metraj olarak yeniden çekiliyor.
Yönetmenin ilk filminde
de, Whiplash’te ve ardından büyük ilgi gören La La Land’da da ana tema müzik.
Bu tabiî ki tesadüfi değil. Damien Chazelle aslında bize en iyi bildiği dünyayı
anlatmayı tercih ediyor çünkü yönetmenin geçmişinde de ciddi bir müzik eğitimi
saklı. Bu serüveni üniversite yıllarından başlatmak mümkün. Filmlerindeki müzik
temasına üniversiteden sınıf arkadaşı Justin Hurwitz eşlik ediyor ve
müziklerini kendi basamaklarını tırmanarak besteliyor, Damien Chazelle için
Hurwitz. Chazelle sanat hayatını 87. Akademi ödüllerinde aldığı En İyi Film
Kurgusu dalında Whiplash ile Oscar alarak süslüyor. Bu başarı ikili için 89.
Akademi ödülünde sanat hayatına taçlandıracak prestijli ödüllerle ‘La La Land’
filmi ile büyük başarılara imza atıyor.
Filmin üzerine kelimelerimi dökmeden önce küçük bilgilerle zevkli hala
getirmek için birkaç konudan bahsedecek olursam;
Dünyanın en iyi davul
zillerinin İstanbul’dan çıkma, ABD’de doğma olduğunu biliyor muydunuz? Dünyaca
ünlü rock yıldızları, jazz müzisyenleri ve popçuların konserlerinde İstanbul ve
Zildjian (Zilciyan) marka zillerin kullanıldığını görebilirsiniz. Zillerin
tarihi ise Osmanlı’ya dek uzanıyor. Her şey, İstanbul'da yaşayan Avendis adlı
bir ustasının 1623 yılında geliştirdiği zillerle başladı. Bu zillerin tınısı
öyle güzel öyle etkileyiciydi ki, zillerin ünü kısa zamanda saraya kadar
ulaştı. Osmanlı sultanları ve vezirlerin zillerin ününü duymasının ardından,
Avendis'e o zamanın meslek loncaları tarafından 'zilciyan' ünvanı verildi.
Zilciyan soyadını alan Avendis’in torunlarının torunları bugün ABD’deki
atölyelerde İstanbul ve Zilciyan marka zilleri üretiyor ve tüm dünyaya ihraç
ediyor[1].
Yönetmen, kendi
geçmişinden yola çıkarak anlattığı hikâyede,
Miles Teller’ın oynadığı Andrew Neyman adlı karakteri izliyoruz.
Manhattan’daki Shaffer Müzik Konservatuarı’nda eğitim alan Neyman, gelmiş
geçmiş en iyi davulculardan birisi olmak için canla başla çalışmaktadır.
Alelade bir orkestrada çalarken bir gün talihi döner(!) ve J.K.Simmons
tarafından canlandırılan, okuldaki herkesin saygı duyduğu, aynı zamanda da
önünde korkuyla titrediği profesörün ekibine seçilir. Terrence Fletcher adlı
profesör öğrencilerini hem duygusal, hem de bazen fiziksel olarak zorlamasıyla
bilinen bir öğretmendir. Büyük bölümü kapalı mekânlarda,
çoğunlukla ruhsal ve fiziksel çatışma halindeki iki başkarakterinin yakın plan
çekimleriyle geçen, beylik klişelerle de oynayan film, sanatta mükemmeliyeti
yakalamak uğruna katlanılacak çabaların sonu var mıdır ya da iyi-vasat sanat
yapmaktansa bu işi sürdürmekten vazgeçmek mi gerekir sorularını da getiriyor
seyircinin aklına.
Öte yandan onun elinde yetişen herkes çok
önemli yerlere gelmektedir ve öğrenciler de onun bu zorlu disiplin sürecine
mümkün olduğunca katlanmaya çalışmaktadır. Durumun farkında olan Andrew
mükemmelliği yakalamak adına kendi kabuğuna çekilir. Hırsı ve Fletcher’in sinir
bozucu kusursuzluğu Andrew’e küçük başarı getirmiş ve orkestra ile caz yarışmasına
katılma hakkı kazanır. Caz yarışmasına giderken, Andrew'ın otobüsü bozulur.
Yarışmaya yetişmeye çalışan Andrew, bir araba kiralar ama bateri çubuklarını
araba kiralama acentesinde unutmuştur. Çubuklarını almak için telaşlı bir
şekilde tekrar yola çıkan Andrew dönüş yolunda kaza yapar. Arabanın enkazından
sürünerek çıkan Andrew ağır yaralı bir biçimde sahneye çıkar. Yaralarından
dolayı çalamaz hale gelen Andrew, Fletcher tarafından gruptan çıkartılır. Bunun
üzerine Andrew sahnede, jürinin gözü önünde Fletcher'a saldırır ve zorla
sahneden indirilir. Fletcher’in zorlama sonunda ortaya çıkacağına inandığı
kusursuzluk arayışı fiyaskodur. Bu zorlu disiplin öğrencileri üzerinde
depresyona itici psikolojik duruma da götürebilmektedir.
Nitekim Fletcher’in baş bateristi Sean bir
kaza sonucu ölmektedir. Fakat ailenin avukatı durumun Fletcher ve baskısından
kaynaklandığını dile getirir. Avukat Andrew'a, Sean'nın aslında araba kazası
sonucunda ölmediğini, Sean'ın intihar ettiğini açıklar. Sean kendini asmıştır
çünkü Sean'da Fletcher'ın sınıfına girdikten sonra anksiyete ve depresyon baş
göstermiştir. Andrew mahkemede Fletcher alehine tanıklık yapar ve böylelikle
Fletcher Shaffer'dan atılır ve öğretmenlikten men edilir. Fletcher durumu
öğrenir ve artık Andrew’i daha fazla kırma yolunda Andrew’e bir teklif götürür.
Sahneye çıkan grubu yönetmeye başlayan Fletcher, gruba Andrew'da
notasının bulunmadığı bir şarkı çaldırır. Fletcher, Andrew'un yanına gelerek
onun kovulmasına neden olan ifadeyi kendisinin verdiğini bildiğini söyler ve
böylelikle Fletcher Andrew'dan intikamını almaktadır. Andrew oldukça küçük
düşmüştür sahneyi terk eder, ama sonra sahneye geri döner seyirciyle konuşan
Fletcher'ı bölerek bir anda Caravan'ı çalmaya başlar. Grubun geri kalanı
Andrew'a katılır ve birlikte Caravan’ı çalarlar, sürpriz bir şekilde bir süre
sonra Fletcher'da grubunu takip eder. Andrew performansını muazzam bir bateri
solosuyla bitirir; final, aralarındaki psikolojik mücadelede hocasını yenilgiye
uğratan Andrew’ün zaferi midir yoksa uyguladığı baskı yöntemlerin sonuçta işe
yaradığını gören, konservatuvardan uzaklaştırılmış sert hocanın yengisi midir?
Başarmak-kazanmak hırsının bireyüstünde bıraktığı etkilere dair, gerçekten bu
iz bırakan, sarsıcı ve sıra dışı film işte böylesi düşüncelere gark ederek
uğurluyor seyircisini.
Andrew –Fletcher
ilişkisinden yola çıkarak: Sanatta iyi gerçekten de mükemmel’in düşmanı mıdır?
Vasat ya da iyi olmaktansa pes etmek mi gerekir? Mükemmel olamayan sanatçının
sanatsal çabalarının hiçbir kıymeti yok mudur? Tüm bunların ötesinde, söz
konusu sanatsal mükemmeliyetin sağlanabilmesi adına yapılacak fedakârlıkların
bir sınır var mıdır? gibi soruları bizim kucağımıza bırakırken kendi
cevaplarını film içinde verdi yönetmen. Mutlaka her eğitimci bu filmi izlerken
bu soruları soracak ve dünyanın bir yerinde bu yöntemleri hala uygulayan, bunu
da başarı ya da mükemmellik gibi kavramlara ulaşmak adına yaptığını söyleyen
Mr. Fletcher’lar olduğunu bilecek. Yönetmen de bunun bilinciyle hikâyenin
finalini sertliğinden taviz vermeden kusursuz bir şekilde yaptı. Chazelle, son
sahneyle başarı hikâyelerini ve buna giden yolu tamamen kutsamadığı gibi bu
durumun çekiciliği de inkâr etmedi. Tüm bunları söylerken başarı ve mükemmellik
adına Andrew gibi öğrencilerin maruz kaldıkları ya da bırakıldıkları çileyi ise
olanca çıplaklığı ile aktardı.
Uzun lafın kısası;
hayatınızda elinize baget almamış olabilirsiniz, sadık bir müzik dinleyicisi
bile olmayabilirsiniz ama Whiplash, sizi bir yerden (büyük ihtimalle
kalbinizden) yakalayacak, avucunun içine alacak ve favori filmlerinizden biri
olacak. Demedi demeyin mutlaka izleyin!
[1]Radikal
Gazetesi; http://www.radikal.com.tr/radikalist/whiplashi-oscarlik-bir-film-yapan-7-ayrinti-1276012/


