28 Mart 2017 Salı

Whiplash; Kan, Zahmet, Gözyaşı ve Ter..



Whiplash

Churchill ülkesinin II. Dünya Savaşı’na girdiğini açıkladığı konuşmasında İngiliz halkına şu sözlerle seslenmişti:
“Size sadece kan, zahmet, gözyaşı ve ter vaat ediyorum” sözler söylendi, silahlar çekildi ve kanlar döküldü. Tarihler dönemlere aldırış etmeden akışına devam etti ve bizleri bugüne getirdi. Bu hafta üzerine kalem oynatacağım film ‘Whiplash’ ise bize kan, zahmet ve gözyaşının yanında içerdiği kaliteli müzik, sağlam sinema diliyle dört başı mamur bir seyirlik vaat ediyor.
Genç yönetmen Damien Chazelle’in, ikinci uzun metraj filmi Whiplash. Damien Chazelle, ilk başta bu filmi çekmek için gereken yeterli parayı bulamamış. Bu yüzden ilk olarak kısa bir film çekerek 2013 yılında Sundance Film Festivali’ne başvurmuş. Festival’de Kısa Film Jüri Özel Ödülü’nü kazanan filmin ardından, uzun metrajlı bir film için de sponsor bulunmuş. Uzun metrajlı film sadece 19 günde çekilirken, Sundance’e gönderilen kısa film ise 10 haftada çekilip, editlenip, Sundance’e gönderilmiş. Böylece Miles Teller ve J.K.Simmons’ın başrolleri üstlendiği film uzun metraj olarak yeniden çekiliyor.
Yönetmenin ilk filminde de, Whiplash’te ve ardından büyük ilgi gören La La Land’da da ana tema müzik. Bu tabiî ki tesadüfi değil. Damien Chazelle aslında bize en iyi bildiği dünyayı anlatmayı tercih ediyor çünkü yönetmenin geçmişinde de ciddi bir müzik eğitimi saklı. Bu serüveni üniversite yıllarından başlatmak mümkün. Filmlerindeki müzik temasına üniversiteden sınıf arkadaşı Justin Hurwitz eşlik ediyor ve müziklerini kendi basamaklarını tırmanarak besteliyor, Damien Chazelle için Hurwitz. Chazelle sanat hayatını 87. Akademi ödüllerinde aldığı En İyi Film Kurgusu dalında Whiplash ile Oscar alarak süslüyor. Bu başarı ikili için 89. Akademi ödülünde sanat hayatına taçlandıracak prestijli ödüllerle ‘La La Land’ filmi ile büyük başarılara imza atıyor.  Filmin üzerine kelimelerimi dökmeden önce küçük bilgilerle zevkli hala getirmek için birkaç konudan bahsedecek olursam;
Dünyanın en iyi davul zillerinin İstanbul’dan çıkma, ABD’de doğma olduğunu biliyor muydunuz? Dünyaca ünlü rock yıldızları, jazz müzisyenleri ve popçuların konserlerinde İstanbul ve Zildjian (Zilciyan) marka zillerin kullanıldığını görebilirsiniz. Zillerin tarihi ise Osmanlı’ya dek uzanıyor. Her şey, İstanbul'da yaşayan Avendis adlı bir ustasının 1623 yılında geliştirdiği zillerle başladı. Bu zillerin tınısı öyle güzel öyle etkileyiciydi ki, zillerin ünü kısa zamanda saraya kadar ulaştı. Osmanlı sultanları ve vezirlerin zillerin ününü duymasının ardından, Avendis'e o zamanın meslek loncaları tarafından 'zilciyan' ünvanı verildi. Zilciyan soyadını alan Avendis’in torunlarının torunları bugün ABD’deki atölyelerde İstanbul ve Zilciyan marka zilleri üretiyor ve tüm dünyaya ihraç ediyor[1].
Yönetmen, kendi geçmişinden yola çıkarak anlattığı hikâyede,  Miles Teller’ın oynadığı Andrew Neyman adlı karakteri izliyoruz. Manhattan’daki Shaffer Müzik Konservatuarı’nda eğitim alan Neyman, gelmiş geçmiş en iyi davulculardan birisi olmak için canla başla çalışmaktadır. Alelade bir orkestrada çalarken bir gün talihi döner(!) ve J.K.Simmons tarafından canlandırılan, okuldaki herkesin saygı duyduğu, aynı zamanda da önünde korkuyla titrediği profesörün ekibine seçilir. Terrence Fletcher adlı profesör öğrencilerini hem duygusal, hem de bazen fiziksel olarak zorlamasıyla bilinen bir öğretmendir. Büyük bölümü kapalı mekânlarda, çoğunlukla ruhsal ve fiziksel çatışma halindeki iki başkarakterinin yakın plan çekimleriyle geçen, beylik klişelerle de oynayan film, sanatta mükemmeliyeti yakalamak uğruna katlanılacak çabaların sonu var mıdır ya da iyi-vasat sanat yapmaktansa bu işi sürdürmekten vazgeçmek mi gerekir sorularını da getiriyor seyircinin aklına.
 Öte yandan onun elinde yetişen herkes çok önemli yerlere gelmektedir ve öğrenciler de onun bu zorlu disiplin sürecine mümkün olduğunca katlanmaya çalışmaktadır. Durumun farkında olan Andrew mükemmelliği yakalamak adına kendi kabuğuna çekilir. Hırsı ve Fletcher’in sinir bozucu kusursuzluğu Andrew’e küçük başarı getirmiş ve orkestra ile caz yarışmasına katılma hakkı kazanır. Caz yarışmasına giderken, Andrew'ın otobüsü bozulur. Yarışmaya yetişmeye çalışan Andrew, bir araba kiralar ama bateri çubuklarını araba kiralama acentesinde unutmuştur. Çubuklarını almak için telaşlı bir şekilde tekrar yola çıkan Andrew dönüş yolunda kaza yapar. Arabanın enkazından sürünerek çıkan Andrew ağır yaralı bir biçimde sahneye çıkar. Yaralarından dolayı çalamaz hale gelen Andrew, Fletcher tarafından gruptan çıkartılır. Bunun üzerine Andrew sahnede, jürinin gözü önünde Fletcher'a saldırır ve zorla sahneden indirilir. Fletcher’in zorlama sonunda ortaya çıkacağına inandığı kusursuzluk arayışı fiyaskodur. Bu zorlu disiplin öğrencileri üzerinde depresyona itici psikolojik duruma da götürebilmektedir.



 Nitekim Fletcher’in baş bateristi Sean bir kaza sonucu ölmektedir. Fakat ailenin avukatı durumun Fletcher ve baskısından kaynaklandığını dile getirir. Avukat Andrew'a, Sean'nın aslında araba kazası sonucunda ölmediğini, Sean'ın intihar ettiğini açıklar. Sean kendini asmıştır çünkü Sean'da Fletcher'ın sınıfına girdikten sonra anksiyete ve depresyon baş göstermiştir. Andrew mahkemede Fletcher alehine tanıklık yapar ve böylelikle Fletcher Shaffer'dan atılır ve öğretmenlikten men edilir. Fletcher durumu öğrenir ve artık Andrew’i daha fazla kırma yolunda Andrew’e bir teklif götürür. Sahneye çıkan grubu yönetmeye başlayan Fletcher, gruba Andrew'da notasının bulunmadığı bir şarkı çaldırır. Fletcher, Andrew'un yanına gelerek onun kovulmasına neden olan ifadeyi kendisinin verdiğini bildiğini söyler ve böylelikle Fletcher Andrew'dan intikamını almaktadır. Andrew oldukça küçük düşmüştür sahneyi terk eder, ama sonra sahneye geri döner seyirciyle konuşan Fletcher'ı bölerek bir anda Caravan'ı çalmaya başlar. Grubun geri kalanı Andrew'a katılır ve birlikte Caravan’ı çalarlar, sürpriz bir şekilde bir süre sonra Fletcher'da grubunu takip eder. Andrew performansını muazzam bir bateri solosuyla bitirir; final, aralarındaki psikolojik mücadelede hocasını yenilgiye uğratan Andrew’ün zaferi midir yoksa uyguladığı baskı yöntemlerin sonuçta işe yaradığını gören, konservatuvardan uzaklaştırılmış sert hocanın yengisi midir? Başarmak-kazanmak hırsının bireyüstünde bıraktığı etkilere dair, gerçekten bu iz bırakan, sarsıcı ve sıra dışı film işte böylesi düşüncelere gark ederek uğurluyor seyircisini.
Andrew –Fletcher ilişkisinden yola çıkarak: Sanatta iyi gerçekten de mükemmel’in düşmanı mıdır? Vasat ya da iyi olmaktansa pes etmek mi gerekir? Mükemmel olamayan sanatçının sanatsal çabalarının hiçbir kıymeti yok mudur? Tüm bunların ötesinde, söz konusu sanatsal mükemmeliyetin sağlanabilmesi adına yapılacak fedakârlıkların bir sınır var mıdır? gibi soruları bizim kucağımıza bırakırken kendi cevaplarını film içinde verdi yönetmen. Mutlaka her eğitimci bu filmi izlerken bu soruları soracak ve dünyanın bir yerinde bu yöntemleri hala uygulayan, bunu da başarı ya da mükemmellik gibi kavramlara ulaşmak adına yaptığını söyleyen Mr. Fletcher’lar olduğunu bilecek. Yönetmen de bunun bilinciyle hikâyenin finalini sertliğinden taviz vermeden kusursuz bir şekilde yaptı. Chazelle, son sahneyle başarı hikâyelerini ve buna giden yolu tamamen kutsamadığı gibi bu durumun çekiciliği de inkâr etmedi. Tüm bunları söylerken başarı ve mükemmellik adına Andrew gibi öğrencilerin maruz kaldıkları ya da bırakıldıkları çileyi ise olanca çıplaklığı ile aktardı.
Uzun lafın kısası; hayatınızda elinize baget almamış olabilirsiniz, sadık bir müzik dinleyicisi bile olmayabilirsiniz ama Whiplash, sizi bir yerden (büyük ihtimalle kalbinizden) yakalayacak, avucunun içine alacak ve favori filmlerinizden biri olacak. Demedi demeyin mutlaka izleyin!







[1]Radikal Gazetesi; http://www.radikal.com.tr/radikalist/whiplashi-oscarlik-bir-film-yapan-7-ayrinti-1276012/

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Sinemanın Hikayesi - Dünden Bugüne

    Siyah Beyaz Kuşak – Sinemanın Hikâyesi       1800’lü yılların sonunda yeni bir sanat formu keşfedildi. Hayallerimize benzi...