28 Şubat 2017 Salı

Yeryüzü'nün Belgeseli


Belgesel Kuşağı-Planet Earth

        İzleyenlerine yaşattığı duygu ve düşünce deneyimi ile gönlümde taht kurmuş bir belgeseldir. İnsanın yüzyıllar boyunca var olagelmesi ile başlayan yaşam mücadesi,  süreçte ki yalnızlığı ve yalnızlık kaderini yenememesi. Yaşadığımız gezegende  bitkisinden hayvanına, canlısından cansızına doğa ile yaşam mücadelesi sürmüştür/sürecektir. Biz insanlar doğa ile ahengimizi yıllar önce bozmuştuk. Bu serüven yerleşik hayata geçmekle başlayan ve Sanayi Devrimi ile günümüz teknoloji çağında varlığını sürdürme çabasındadır. Birçoğumuzun sürekli bu durumu eleştirmesi ve önlemleri hakkında tavrı zıt düştüğü gözler önünde olsa gerek.(ki bu durumdayız hala) Yaşam felsefesini kendi yaratan insan bu süreçte doğal yaşama ayak uydurmada oldukça geri de kalmış. Dünyanın sadece bizlerin tasarrufu yapma hakkı olduğu kadar unutmayın ki diğer canlılarda bizim kadar yaşama ve hayatta kalma hakkı vardır. Göz önüne aldığımız kavramlar tamda burada netleşmeye başlıyor. İnsan ve Doğa. Kavramların kapsamı hiç birimizi dışında bırakmadan sorgulanacak. Belgesel boyunca bu gözle baktığınızda bizlerin hayatta kalma mücadelesi, onlardan farklı olmadığı ilk aklınıza gelenler arasında olacaktır. Benim gözlerimi açan doğa ve tabiat varlılarının içini dolduran bir empati yumağı almaya başlıyor. Belgeselimiz 11 bölümden oluşan dizi serüveni şeklince yayınlanmıştır. Biraz daha konuyu ele aldığımda; BBC yapımı bir doğa belgeseli olan Planet Earth teknik ve ekibi sağlam temele dayanıyor. BBC Earth’ın yıllanan elaman kadrosu artık işin ehli konumunda işlerini yapar olmuş. İlk kez 2006 yılında BBC'de yayınlanan belgeselimiz David Attenborough tarafından seslendirmiştir. Türkiye'de Yeryüzü olarak yayınlanan belgesel 29 Eylül 2006 tarihinden itibaren NTV kanalında Levent Dönmez ‘in seslendirmesi ile izleyiciyi buluşturmuştur. Yüksek görüntü kalitesiyle hazırlanan ve yayıncılıkta bir çığır açan belgesel dizisinin bölümleri ise şöyle:
  1.       Bir Kutuptan Diğerine
  2.       Dağlar
  3.       Tatlı Su
  4.       Mağaralar
  5.       Çöller
  6.       Buz Dünyaları
  7.       Büyük Ovalar
  8.       Ormanlar
  9.       Sığ Denizler
  10.       Mevsimlik Ormanlar
  11.       Derin Okyanus

       BBC One kanalındaki ilk gösteriminde 8,7 milyon kişinin seyretmesiyle %32,1 izleme oranına sahip olan belgesel, BBC Two kanalındaki tekrarlarında bile 3,2 milyon kişi tarafından izlenerek %15,7’lik bir izlenme payına ulaşmıştır. Gelen olumlu tepkiler BBC ekibini harekete geçirmiş olmalı ki 10 yıl sonra ikinci serisini paylaştı. Bugünün teknolojik şartları bir önce ki serinin şartlarından kat be kat artmış durumda olması ikinci serisine ayrıca bir anlam kazandırıyor. Belgesellerin sonunda ki günlükler kısmı ise en çok hoşlandığım yerler. Ekibin nasıl çalıştığı, duyguları ve zorlukları daha samimi bir hava katmış doğrusu. Şimdilik ufak bir fragmanını yazımın altında bulabilirsiniz. Fakat daha kapsamlı izlemek için temin edinmeniz şart. Her birini büyük zevkle izleyeceğiniz belgesellerin detaylarını dipnotta görebilir ve göz atabilirsiniz[i].


20 Şubat 2017 Pazartesi

Yaratılmışlıktan Yaratıcılığa


The Maker

       The Maker, Christopher Kezelos yönetmenliğinde çekilmiş altmış festivalde görüntülenmiş ve yirmi iki tane ödül almış efsane bir kısa film. Bu kısa filmi izlerken ilk başta filmde yalnızlık ve karamsar hava seziliyor. Tek başına bir odada gördüğümüz bir tavşan, kendisine karşıt cins bir tavşan yaratmaya çalışıyor. Çünkü beş dakika otuz saniyelik bu kısa filmin yaklaşık 4 dakikasında erkek tavşanın, dişi tavşanı yaratıp diriltmeye çalışmasını ve bunu zamanla müzikle birleştiren tavşan harikalar yaratıyor. Öyle anlaşılıyordu ki erkek tavşanın, dişi tavşanı hayata getirebilmesi için kısıtlı bir vakti var. Kum saati dolmadan dişi tavşanı canlandırması gerekiyor. Elindeki kitaptan izlemesi gereken adımları takip eden erkek tavşan, arada zamanı da kontrol etmeyi unutmuyor biliyor ki zaman ikisinin de sonu olabilir. Yılmadan süreci sonuna kadar ilerleten erkek tavşan, dişi tavşanın canlanması karşısında elleriyle dişi tavşanın ellerini tutar ardından ona sarılır. Ancak birkaç saniye devam eden bu sarılma sonrası erkek tavşan dişi tavşanın eline bir kitap tutuşturur ve kum saatinin tam dolduğu esnada erkek tavşan yok olur. İşte tam bu yok olma sahnesinden sonra konunun yalnızlık teması yerini yaratıcılığa yaratıcıdan yaratıcılığa dönüşünü izleriz. Ben bu düşünceler içerisindeyken, dişi tavşan için kum saati yeniden dolmaya başlar. Paul Halley’in Winter adlı müziği yeniden başlar ve film biter. Kısa film burada bitti ama ardında bıraktığı soru işaretlerinin ardı arkası kesilmez.

Acaba bu tavşanların neslini devam ettirebilmelerinin tek yolu mu? Kendi soylarının devamı için hayatta oldukları beş dakika boyunca, bir tavşan mı yaratmaları gerekiyor? Ölmeden yeni bir tavşan yaratmak şüphesiz tavşanların soylarının devam etmesini sağlıyor. Fakat o anda hayatta olan o tavşan, yeni bir tavşan yaratıyor oluşunun türlerinin devamına olan katkısının ne kadar farkında dersiniz? Bir düşünsenize; birden bir tavşan olarak hayata geliyorsunuz. Karşınızda size çok benzeyen ve muhtemelen sizi yaratmış bir tavşan var. Bu tavşan önce ellerinizi tutuyor daha sonra size birkaç saniye sıkıca sarılıyor. Bu sarılmanın ardından yaratıcınız olan bu tavşan, elinize bir kitap tutuşturuyor. Kitabı elinize aldıktan sonra odanın içerisindeki bir kum saatinin süresinin bittiğine şahit oluyorsunuz ve tam o anda karşınızda duran bu tavşan, muhtemelen hayatınız boyunca tek göreceğiniz canlı, yok oluyor. Hayata dair hiçbir fikriniz yok. Bildiğiniz tek bir şey var. Sizi bir tavşan yarattı ve bu tavşan ölmeden hemen önce elinize bir kitap verdi daha sonra kum saatinin süresinin doluşuyla birlikte yok oldu. Aniden sahip olduğunuz yekpare bilgiye bir yenisi ekleniyor. Az önce süresi dolduğu için yaratıcı tavşanın ölümüne sebep olan kum saati, kendiliğinden ters çevrilerek yeniden dolmaya başlıyor ve müzik çalmaya başlıyor. Bu durumda ne yapardınız?

  Sorularını ve cevaplarını içinde barındıran bir kısa film. Yönetmenin daha başarılı yapımları olmuştur; The Maker birincisi ise Zero da ikinci sırada gelir. Çok derinlemesine baktığımda tarafımda uyanan ister istemez dini bir gönderme ve zaman okuma anlama icraat arasına sıkışan insanların hayat serüvenini görüyorum. Daha fazla kurcalamıyor yorumları sizlere bırakmak üzere alt sayfa da ki kısa filmimize geçiyoruz.



19 Şubat 2017 Pazar

Bizim Dünya'mız



Belgesel Kuşağı – Baraka

      Geçen dönemlerden kulüp etkinliği olarak düzenlediğimiz bir belgesel sunuyorum bugün sizlere. Hayatımın büyük bölümünü kaplayan belgeseller daha iyi anlatıcılar olabilmekte. Bu serüvende sizlerle zaman zaman belgesel paylaşımı yapacağım.

      Yedinci Sanat Sinema Kulübü olarak bu hafta doğayı sizlere taşıdık. Bu belgeselimiz bilinen diğer belgesellerden farklı bir çizgisi olduğunu izlediğiniz zaman anlayacaksınız. Sadece fotoğraflarla sanat yaratma dediğimiz bir olayla karşı karşıya kalacaksınız. Teknik ve felsefenin harmanlanması ile oluşmuş bir başyapıt. Baraka herhangi bir kişinin yorum veya seslendirmesini içermeyen bir belgeseldir. Doğal olaylar, hayat, insan etkinlikleri ve teknolojik fenomenleri içeren görüntü dizilerinden oluşur. Yönetmen koltuğunda hiç de bu işlere yabancı olamayan hatta kendini bir başka belgeselde de ismini duyurmuş; Ron Fricke. 1992 yapımı olan belgesel 96 dakika boyunca dünyanın farklı coğrafyalarından 6 kıtaya yayılan 24 ülkede 14 aylık sürede çekilmiştir. Eşsiz manzaraları gözler önüne seren yönetmen fotoğraflarla harikalar yaratmış. Felsefe ile fotoğrafı ve sinemanın aynı dokuda bulunduğu bir belgesel film. İnsan çağlar boyunca aklını kullanarak dünya üzerinde ki her şeye hakim olmaya çalıştı.



     Bu serüvende doğal yaşama uyum sağlayamadı bu durum doğanın ahengini yıpratıp bozdu. Aralıksız devam eden bir insan macerası insan evrimi. İnsanlık doğaya, okyanuslara, dağlara kendi çıkarı ile yetinmeyip çıkarı olmayan sadece zevk ve diğer duygularının tatmini için doğanın düzenini farkında olarak bozuyor. Hayatın güzel yanlarını, doğa manzaralarını, kültürel farklılıkları -ama ne farklılık!- hayatın inişli çıkışlı yönlerini, fakir-zengin polemiğini ve düzensizliği kendi üslubu ile yoğuran Ron Fricke, vermek istediği mesajda oldukça başarılı bir yöntemle sergilemiştir. Yeryüzü ve insan ilişkisini deneysel açıdan ele alan film, özellikle doğa görüntüleri açısından izleyicisine görsel bir şölen yaşatmaktadır. Yönetmenin 2011 yapımlı Samsara belgeseli devam nitelindedir.

      Ellerimizle kirlettiğimiz dünya artık can çekişiyor. Bunu nadir gözlemleyen nadir yönetmenlerdendir kendisi, Ron Fricke. Çözümün ne olduğunu bizlere bırakıyor. Bizler düşünerek yaptıklarımızı tekrar düşünerek sağlıklı bir yaşam sürdürebiliriz. Aynı zamanda fotoğraflarla bir anlatım olan yorumsuz ve sessiz çığlık olan Baraka bizleri yetenekli bir dünya sunuyor. Bireysel olarak birçok şeye merakım vardır. Bunlardan biride fotoğrafçılık. Benim için kadraj o çerçeve ile neler anlata bilirim sorusu ile dolaşmak demek. Dünyanın birçok yerlerinde bu manzaraları ayaklara sermek herkesin istediği bir şey olsa gerek. (En azından umudum bu yönde) İsteyenlerin özel bir şekilde sitesinde detaylarına ulaşabilir[1]

18 Şubat 2017 Cumartesi

Golden Shot (Altın Vuruş)

Altın Vuruş[1]
Bir çok kültür, gelenek ve mitolojide yeri olan güneşe ulaşma ya da dini boyut kazanan Nirvana mitini steampunk diğer ismiyle buhar çılgınlığı estetiğiyle yorumlayan bir kısa film animasyonla buluşuyoruz. Bizleri zamanın ve mekanın belirsiz olduğu bir evrene çağırıyor. Işıktan güç alarak yaşayan bir robot topluluğunun güneşe ulaşma arzusunu anlatıyor. Detaylı biçimde tasarlanmış oldukları her hallerinden belli olan bu robotlar daha büyük bir ışık kaynağına ulaşma mitiyle yaşıyorlar bunun içindir ki sürekli çizip görme arzusuyla tutuşmuş haldeler. Resimleri hareket ettiren bir mekanizma sayesinde haberdar oldukları bu mite göre, normalde kanatları olmayan robotlar, ışık kaynağı olan Güneş en güçlü haline ulaştığında kendi enerjileri de aynı paralelde yükselir ve kanatlanıp yükselmeye başlıyorlar[2].

     Böyle bir hikayeyi birçok farklı açıdan okumak elbette mümkün. Güneş gibi Paganizmin en önemli sembollerinden birine gönderme yapmasından başlayarak, Altın Vuruş’un kültürler ötesi kolektif bir hafızaya dair evrensel bir anlatı kurduğu açık. Robotlar karanlık ve tozlu dünyalarında, daha çok ışığa erişebilmeyi hep bir umut olarak taşıyorlar zihinlerinde. Robotların, ulaşmaya çalıştıkları bu hayali kapalı bir yerde, resimlerin hareketlendirildiği bir sistemle izlemesi ise, hem sinemanın kendisine bir gönderme yapıyor hem de ister istemez Platon’un mağara alegorisini çağrıştırıyor. Bütün ampuller toplanıyor, devreler bağlanıyor, sonunda ışık yükseliyor, robotların güç seviyeleri artıyor, kanatları çıkıyor ve mutlu sona yaklaşıyoruz. Ancak bütün robotlar birer İkarus’a dönüşmüş oluyor; tam Güneş'e ulaşacakları sırada gücün kesilmesiyle hepsi yere çakılıyor.


Bu başarıyı tek başına yüklenen Gökalp Gönen’i de tebrik edemeden geçemiyorum. Evrensel kavramlara dayanan ve kolektif olarak tecrübe edilen düşün gücümüze ateş gibi düşüyor. Steampunk estetiği üzerine kurulu, tüm görsel ve işitsel öğelerin detaylı bir şekilde tasarlandığı, göz kırpışlarına kadar her türden küçük jest ve mimiğin anlamlı kılındığı bu dünyada, robotlarla özdeşleşmekten kendimizi alamıyoruz. Evrensel temalarını dünyaya dair herhangi bir kültürden, zamandan ve mekandan bağımsız olarak ele alması da, filmin anlatısını daha güçlü kılıyor. İkarus’un balmumu kanatlarının Güneş'e yaklaştıkça eriyişi gibi, Altın Vuruş’un robotları da kendi sonlarını hazırlıyorlar. İsmiyle de bir çeşit intiharı imleyen Altın Vuruş bizi, tasvir ettiği paslı, metalik dünyanın içinde inancı ve umudu sorgulamaya davet ediyor. Düşünce gücü yüksek filmi dokuz dakika da insanlığın dönüşümü ve evrimi vurgulanıyor. Altını eşeledikçe kavramlar ve soyut fikir tohumları elimizde hayat buluyor. Bu kelime ve kavramları her birimiz kendi zihin düşümüzde canlanan bilgilerle karşılaştırma fırsatı da sunmuş oluyor.

      İnsan hayatını yada düşüncelerini fikrini birçok yolla anlatabilmekte. Bu yazın hayatından tutunda kadraja sığdırdığınız her şey olabilmekle beraber sizin yaratıcığınıza bağlı. Şimdilik gücümün yettiği naçizane bilgilerimi bu yöntemle -Blogger- paylaşmaktayım. Fakat ilerde -hayalimdir ki- kısa filmle/filmlerle sizlere ulaşmak isterim. Kısa filmi izlemek için sayfanın altında ki videoya göz atmanız yeterlidir.






17 Şubat 2017 Cuma

'Kitap Hırsızı' Gözünden Almanya


Kitap Hırsızı

     Bize öğretilen Tarih’i bilgilerin rezil bilgiler olduğunu hiç düşündünüz mü?  Sebebini bilmediğim bir soruyu cevaplıyorum bugün; neden ezber Tarih’i sevmiyorum. Benim dünyamda Tarih bilimsel metodolojiden kopmuş ve kitaplarda anlatılan ezberci ve klasik bir bütünlüğe kavuşmuş durumda. Asıl öğrenmek istediğim bilgi alınan kararların yaptırımların ve anlaşmaların sonucu olmuştur. 1939 yılında Almanya'nın başına Nazi Partisi geçtiğini biliyorum. Bu bilgi bana öncü olsun fakat konun tamamen bu olması göz ardı edilen; halk, ezilen sınıflar ve hep tarihin kirli sayfasına sıkışmış insanlar arka planda kalmakta. Asıl ilgilenmek istediğim sorun şu; Nazi Partisi iktidarı sürecinde ki yaptırımları, kararları ve anlaşmaları. Akabinde bunu takip eden olayların halkta, coğrafyada ve dünya dönüşümünde ki etkileri. Hemen sizi bu bağlamda alınan kararların halk üzerinde ki etkilerini, yaralarını ve psikolojilerini inceleyen Markus Zusak imzalı ‘Kitap Hırsızına’ göz atmak yerinde olacaktır. Bir önceki yazımda vurguladığım gibi her varlığın evrimi sancılı olmuştur. Dün bu konu Afganistan iken bugün Almanya olacak. Sevgili kitap arkadaşlarımın armağanı olan kitap bizleri 1940lı-50li yıllara götürecek.

       “ II. Dünya Savaşı'nın dorukta olduğu bu günlerde, bir üvey anne ve baba ile birlikte yaşayan genç kızın, evlerine sakladıkları genç ile aralarındaki ilişki anlatılır. Liesel trende kardeşi öldüğü esnada, onları evlat edinecek olan üvey anne ve babasının yanına gitmektedir. Kardeşinin cenazesinde bir kitap bulan Liesel, onu hatırlamak için kitabı saklar. Kalacağı eve geldiğinde, üvey babası Hans Hubermann ona okumayı öğretir. Nazilerin kitap yakma töreninde, yanmakta olan kitaplar aracılığı ile bir subay Liesel'i ahlaksız ve uygunsuz düşünceler ile kışkırtır ve Alman toplumunun temiz kalabilmesi hakkında bir konuşma yapar. Kitap yakımı töreninin ardından, Liesel ateşin altında kalan bir kitabı alarak saklar ve onu evine götürür. Bu esnada onu, üvey annesi Rosa Hubermann'ın bir müşterisi ve belediye başkanının karısı olan Ilsa Hermann görür. Liesel, belediye başkanının evini ziyaret ettiği bir gün, Ilsa ona muhteşem kütüphanelerini gösterir ve kitapları onunla paylaşmaya başlar. Ancak belediye başkanı bir gün Liesel'i görür ve evden kovar. Liesel, böylece okumaya karşı olan sevgisi nedeniyle, kütüphaneye gizlice gelip kitapları ödünç olarak alır ancak bu nedenden dolayı ‘Kitap Hırsızı’ lakabıyla anılmaya başlar.
“Kelimeler. Neden var olmak zorundaydılar ki? Onlar olmasa bunların hiçbiri yaşanmazdı. Kelimeler olmadan Führer bir hiçti. Topallayan esirler, teselli ihtiyacı veya bize kendimize daha iyi hissettirecek kelime oyunları olmazdı.[1]

Bu esnada; savaş nedeniyle oluşan aşırı gerginlik nedeniyle üvey babası Hans'ın bir tanıdığı olan Max Vandenberg isimli Yahudi bir genci, evlerinin bodrum katında gizlemek zorunda kalırlar. Max, yaşamını tehlikeye atmamak için evi terk edemez. Böylece Max ve Liesel birlikte okumaya başlayarak, birbirleri ile hikâyeler paylaşırlar.”

  Yazar bir savaşın insanlar üzerindeki etkilerini, hayatlarını nasıl değiştirdiğini etkili bir şekilde anlatabilmiştir. Azrail’in dilinden yazılan bu kitabı okurken kendinizi oradaymış gibi hissedeceğinize eminim. Kitap birçok ödüle sahip ve sinemaya uyarlanmıştır. Kanaatimce öncelikle kitabı okuyun ardından -izlerseniz- filmini izleyin ki başarısız olduğunu anlamış olursunuz.



[1] s544, Kitap Hırsızı, Markus Zusak, Martı Yayınları

16 Şubat 2017 Perşembe

Afganistan'da Çocuk Çok Ama Çocukluk Yok


Uçurtma Avcısı

          Herkesin bir hikâyesi vardır; insanların, ülkelerin hatta hayvanların bile. Bu hikâye bize yakın komşumuz Afganistanlı Halit Hüseyin sunmaktadır. Bizim coğrafyamızdan çok da farklı olmayan Afganistan’ın gelişim süreci sancılı olmuştur. Bugün hala Talibanla mücadele içinde olan halkın terör sorunlarından sadece bir tanesidir. Afganistan’ı daha yakından tanımak ve araştırmak için bu sunum güzel bir başlangıç olabilir[1]. Benim sizi götüreceğim veya kitabın bizi götüreceği tarih yakın geçmiş zamana dayanmakta. 24 Aralık 1979-15 Şubat 1989 Sovyet-Afgan savaşından tutunda yazarın romanı bitirdiği tarihe yani 2003’e kadar bir kesite yer vermiştir. Romanda birçok konuya değinen yazar başta terör olgusu dikkat çekmektedir. Ülkelerin artık kaderi olmaktan çıkan terör; dünyanın vicdanını sızlatan küresel boyut kazandı. Terörün bile evirildiği dünyada birbirimizi suçlamayı hiç mi ama hiç ihmal etmedik. Fakat bu noktada aynaya bakmaktan kaçıp yanımızda ki veya karşımızda ki insanları, grupları, ülkeleri ve ideolojileri suçlamak her zaman daha kolay gelmiştir. Afganistan bu yönüyle birçok ülkeden daha çok acılar çekmiş toplumsal psikolojisi oldukça etkilenmiştir. Durum böyleyken Uçurtma Avcısı kahramanları hasan ve emirin aile sevgi saygı bağlılık ihanet ve toplumun acılarını göreceksiniz. Kitaptan biraz bahsedecek olursam;

     Kabil'in Vezir Ekber Han bölgesinden bir Peştu’n olan Emir isimli çocuğun hikâyesi anlatılmaktadır. Emir aynı zamanda hikâyenin anlatıcı konumundadır.  Emir, çocukluk arkadaşı ve sütkardeşi Hazara olan Hasan'a ihanet edişini unutamamaktadır. Emir, babasından biraz olsun sevgi ve ilgi görebilme isteği ona pişman olacağı davranışlar yaptırmaktadır; bu davranışlardan zarar gören, en yakın dostu olduğunu itiraf edemediği Hasan'dır. Hikâye boyunca Emir'in monarşi Afganistan'dan ABD'ye geçişi, uyumu, hizmetkârın oğlu Hasan ile çocukken aralarında geçenler ve bunun Emir üzerindeki sosyal, psikolojik ve etnik etkileri detaylı bir biçimde anlatılmaktadır. Hasandan biraz daha bahsedecek olursam; Emir'i gördüğü dönem boyunca ona hep sadık ve bağlı kalmıştır. Hazara olduğu için tıpkı diğer Hazaralar gibi hor görülür ve dışlanırdı. Yine bu sebepten dolayı kaynaklanan bir olayda Emir, Hasan'ı korumadığı ve onun hayatının en büyük darbesini yemesine göz yumduğu ve daha sonra ona yaptığı kötülüklerden dolayı, kendini affetmemiştir. Kitabın ilerleyen bölümlerinde Hasan ve Emir arasındaki trajik gerçek ortaya çıkmıştır. Bu olay ve sonrasında yaşananlar Emir'in kendisini biraz da olsa affetmesine olanak sağlamıştır. Hikâye Afganistan'da krallığın çöküşü, Sovyet işgali, ülkeden Pakistan'a ve Amerika'ya toplu göç ediş ve Taliban yönetimi gibi kargaşalı bir ortamda kurgulanmıştır. Etkileyici ve bir o kadarda sürükleyici olan romanı şiddetle tavsiye ederim. Beyaz perdeye aktarılmış olan roman aynı isimle seyircisiyle de buluşmuştur. Benim fikrimi soracak olursanız filminden ziyade daha cazip teklif yapacağım sizlere. ‘Kandahar’a Yolculuk’ isimli belgesel tadında filmi izlerseniz kitapla bir bütünlük kazanacaktır. Belgeselin bana sorduğu soru terörü veya yıkıcı olayları dışarıda aramak yerine kendimizin radikal boyuta ulaşan eğitimimiz veya öğretilerimiz oldu. Zamanın Taliban’ı ülkeyi Sovyet’ten kurtarayım derken kendisi esir almış duruma geldi. Bugün ise başımızda Taliban dan farklı olmayan İŞİD türedi. Sorularımı önce kendimize soralım sonra cevap arayalım. Eğer cevabını bulursak bir başkasına yönlendirilebilir demektir. Bu bana Albert Einstein’ın sözünü hatırlatıyor; “problemlerimizi problemleri yaratan düşünce tarzı ile asla çözemeyiz.” Belgeselden kısa bir fragman yazımın altında bulabilirsiniz.




[1]http://assam.org.tr/document/sunum/afganistansunum-kayseri.pdf

Neden Yazıyorum


Neden Yazıyoruz

       
        Dünyada okuma Sümerlerden önce yazılı değil, sözlü şekilde devam ettiğini iddia edebiliriz. Bunun temelini ise dini söylemler, efsaneler, mitolojiler ve nice sözlü yazgılarımız. Dillerden dile aktarılan sözlü gelenek zamanla yaygınlaşan değerlere dönüşerek bu değerlerin kalıcı olması gerektiğine inan insanların nasıl sorusuna yıllarca cevap arayacaklar. Bu sorunun cevabını İ.Ö 3400 yılında Sümerliler verecek ve artık tarihi kendi dillerinden dinleyeceğiz. Bu bize geçmişimize okumamıza ve geleceğimize ise ışık tutacaktır. Yazı sayesinde geçmişin tozlu sayfalarını karıştırabilir ve zamanda geriye gidebiliriz. Bu değişimler gerçekleşirken bir yandan üretmeye ve daha fazla bilgilenmeye başladık. Artık biliyoruz ki; ‘Söz uçar yazı kalır.’ desturu ile sürekli yazdık. Fakat o kadar yazdık ki Sanayi Devrimine öncülük eden atalarımızın bugüne kadar ürettiğinden yirmi kat daha fazla üretir hale geldik. Durumun bu aşamaya gelmesi bizleri doğru-yanlış, taraflı-tarafsız, iyi-kötü atıflarıyla seçme ya da karalama boyutuna soktu. Daha fazla bilgilenen dünyada kendi yerimizi hızlı bir şekilde almamız gerekecek. Daha çok kişisel gelişim serüveni şeklinde ilerleyecek olan sayfa hem bizim hem de sizin hayatınıza dokunak. Bu anlamda sitenin isminden de anlaşıldığı gibi hayatın tüm teorisini çözme yolunda enerjimizi sarf edeceğiz. Amacımız hayatın her karesinden sizlere ve bizlere yeni ufuklar açmasını sağlayacak bilgi paylaşımı olacaktır. Önceliğimiz ise bize eser bırakan yazarların kitapları; denemeleri, romanları, hikâyeleri ve şiirleri olacaktır. Ardından sinemaya el atacağız film ve kısa filmler üzerine yazılar, öneriler ve tavsiyeler yapacağız. Belki izlemeniz gereken bir belgeseli göstereceğiz. Bizimle beraber bu serüvenin bir parçası durumunda olacaksınız. Böyle bir işe girişmek her zaman aklımda olmuştu. Öncelik meseleleri nedeniyle ancak fırsatını yakaladığım bugün bol yazılı ve düşündürücü serüvene girmiş bulunuyorum. Şimdiden oluşabilecek kusurlarımdan ötürü affınıza sığınıyorum. 

Sinemanın Hikayesi - Dünden Bugüne

    Siyah Beyaz Kuşak – Sinemanın Hikâyesi       1800’lü yılların sonunda yeni bir sanat formu keşfedildi. Hayallerimize benzi...